Edward Said Anısına

Kasım 30, 2006

8, 9 ve 10 Aralık tarihlerinde Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Edward Said anısına İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin düzenlemiş olduğu bir sempozyum gerçekleşecek. Türkiye ve dünyadan muhtelif akademisyenlerin katılacağı ve bir çok farklı dilde sunumların yapılacağı programın detaylarını, organizasyonun resmi sitesinden öğrenebilirsiniz.

Edwar Said Kimdir ?

Edward Wadie Said (1935 – 2003). Karşılaştırmalı edebiyat profosörü ve aktivist, teorisyen. Amerikan vatandaşı Hristiyan Filistinli bir baba ile Lübnanlı Hristiyan annenin Filistin’de dünyaya gelmiş tek oğlu.

Doğu’nun Batı tarafından (ve Batıda) temsili konusunu, dönemin ünlü şarkıyatçı yazarlarının metinlerini kaynak olarak kullanıp analiz ettiği ve yorumladığı Orientalism (“Oryantalizm”) isimli kitabı ilk olarak 1978 yılında yayımlandı. Said’in -akademik bir dal olarak da nitelenebilen- şarkıyatçılık konusunu ele alışındaki titizliğini ve incelediği metinler üzerindeki uzmanlığını bir araya getirdiği bu temel eser birçok teorisyen için bu konuda çığır açmıştır. Günümüz postmodern kültür teorilerine geçişten önce, modernliğin eşliğinde kapitalizm ve emperyalizmin kök salma sürecine dair de önemli fikirler barındıran eser birçok dile çevrilmiştir.

Said, bu temel eseri dışında klasik müzik üzerine yazdığı kitaplarla ve Filistin meselesine değindiği sayısız makaleleriyle de tanınmaktadır.

Kabusname, 1048 yılında İran civarında kurulmuş olan Ziyaoğulları devletinin hükümdarı Emir Keykavus’un, oğluna öğüt mahiyetinde yazdığı Farsça eserin adıdır. Biz ise bu eseri II. Murat zamanında, yine padişahın isteği üzerine tercüme eden Mercimek Ahmed sayesinde edebiyatımıza katmış bulunmaktayız.
Bu eserin muhtevası, bugünkü meselemiz ile pek de alakalı olmamakla birlikte, yazımızın başlığı tam olarak bu eserin bir cümlesi olmakta. Mezkur cümlenin muhtelif tarihçiler tarafından çeşitli şekillerde yorumlandığına şahit oluyor, kiminin oğlan tabirinin genç kızlar için de kullanılan bir kelime olduğunu ifade etiğini, kiminin ise oğlancılığın İslam devletlerinde rastlanabildiğini iddia ettiğini görüyoruz. Biz ise bu yazımızda Osmanlı Devletinde oğlancılık var mı yok mu sorusuna acizane bir cevap vermeye gayret edecek, ve bu gayretimizi de bazı iktibaslara dayandıracağız :

“Erkek eş-erotizmi söz konusu olduğunda diğer Akdeniz ve Yakındoğu toplumlarında olduğu gibi Osmanlı toplumunda da erken modern dönemde erişkin erkeklerin kendi aralarındaki cinsel beraberlik “eşcinsellik” yada sapkınlık sayılırken, erişkin erkeklerle genç erkek çocuklar arasındaki cinsel berbaerlik öyle yorumlanmamamş gibi görünüyor. Ancak bundan oğlancılığın her zaman rahatça kabul gördüğü sonucu çıkarılmamalı : Osmanlı toplumunda erken modern dönemde gerek şeriat gerekse örfi hukuk bu konuda yasal cezalar öngörüyor, ayrıca herkesçe kabul edilen toplumsal kısıtlamalarla bu pratiklerin sınırlanması hedefleniyordu. Erişkin erkekler arasındaki cinselliği cezalandıran yasalaırn olmaması yanında, hem oğlancılığı alışkanlık haine getirmiş hem de küçük oğullarını korumayı başaramayan babaları cezalandıran yasaların varlığı kayda değer bir nokta. Erişkin erkekler arası cinselliği cezalandıran bir yasa bulunmamasının olası anlamalrı: erişkin erkekler arası cinsel ilişki yaygın değildi ve/veya bu ilişki erişkin erkek ile erkek çocuk ilişkisinden daha üstü örtülüydü, dolayısıyla da yasanın müdahelesine daha az yol açıyordu ve/veya bu ilişki hukuk dışı yaptırımlara bağlanmıştı.” (Leslie P. Peirce ‘Ekberiyet,Cinsellik ve Toplum Düzeni:Toplumsa Cinsiyetle İlgili Osmanlı Söz Dağarcığı’)

“Şeyhülislam Kemalpaşazade’nin (ö.1534) fetvası :
Soru : On beş ya da on altı yaşlarındaki bir oğlan iyi niyetiyle namazda ön safta durmayı ister, imamsa şöyle der : ‘arkanda namaz kılanların namazı geçersiz olur’ ve ön safta durmasını engellemek ister.; imamın hukuken böyle bir yetkisi var mıdır ?
Cevap : Evet, adı geçen oğlan müşteha (iştah uyandıran) ise.” (Kemalpaşazade, “Fetava”)

“1853 yılında Ankara sancakbeyine gönderilmiş ve mahkeme siciline kaydedilmiş bir padişah emirnamesinde, padişahın sancakbeyine meyhaneleri kapatmasını emrettiğini görüyoruz. Çünkü doğrudan kendine başvuran biri, “ahlaksız kişiler gece ve gündüz açıktan açığa aşırı miktarda sarhoş edici içkileri çip, hamama gitmekte olan hatunlara ve okula gimekte olan oğlancıklara her türden tacizde bulunmaktadır” diye şikayet etmişti. Belgede daha sonra aynı yakınma yenilenerek, yoldan çıkmış kişilerin sarhoş olup “Müslümanların ehl ü ayâllerine ve oğlancıklara dahl u ta’arruz…” ettkleri belirtiliyordu. (Halit Ongan, Ankara’nın Bir Numaralı Şer’iye Sicili)

Zaman zaman tarihçilerin ve tarihten yana olmayan kimilerinin gündeme getirmekten hoşnut olduğu bir soru olarak çıkıyor karşımıza “Osmanlı’da oğlancılık var mıydı yok muydu”merakı. Oysa bu merakı var mı yok mu şeklinde suallendirmek başlıbaşına yanlış bir iştir diyebiliriz zira var olması demek bu işin tasvip ve teşvik edilen bir mesele olduğu hükmüne vardırırdı bizleri. Yok olması ise hiç rastlanmadığı manasına tekabul edebilir. Oysa sınırırlarının genişleği her Türk ferdince bilinen bir devletin içerisinde münferid eylemlere rastlanması, ki rastlandığına yukarıda belirtilen belgeler ile şahid oluyoruz, bu eylemin Osmanlı’da vâr olduğuna delalat etmez. Aksine bu kanunların rastlanan vâkıların cezalandırılmasına, ve meydana gelecek vâkıların önünü almaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bu müşahedeler ise bizlere Osmanlı’da da oğlancılığın yaşandığını ve ancak vâr olmadığını, yani yasaklandığını gösteriyor. Bunu hırsızlık gibi bir mesele ile mukayese edebiliriz nitekim. Hırsızlık da tahakkuk eden ancak yasaklanan bir eylemdi. Bu durumda Osmanlı’da hırsızlık vardı demek muvafık bir iştigaldi demek manasına gelir ki, bu yanlış bir tespit olur.

Ezcümle, var mıydı yok muydu tartışması talihsiz bir tartışma olmakla beraber, sonuca vardırır da bir sual değildir.Hasılı, ola ki bu sual ile muhatap olursunuz, vereceğiniz cevap açıktır : Ne vardır, ne yoktur.

mevleviGeçtiğimiz çarşamba akşamı Türk Edebiyatı vakfının düzenlediği Dr. Mustafa Koç tarafından tebliği yapılan 19.yüzyılda Mevlevilik konulu konferans gerçekleşti. Genel itibarı ile Osmanlı dönemindeki tarikat ilişkilerinin ve Mevleviliğin durumu hakkında konuşan Mustafa Bey’in tebliğinden bazı mühim gördüğüm ve alakamı celbeden bilgileri sizlerle paylaşmak istedim.
15. yüzyıla değin Osmanlı hanedanında etkin rol oynayan tasavufi akımın Bektaşilik olduğunu görüyoruz. Belgelere göre Mevlevilik o yıllara değin Osmanlı’da aktif rol üstlenmiş bir tarikat değil. Bunun en önde gelen sebebinin ise Dr Koç; Selçukluların hakim tarikati olan Mevleviliğin, devletin yıkılması ile birlikte Karamanoğlu beyliğince benimsenmiş olmasına bağlıyor, zira mahut beyliğe son verilene dek Mevlevilik Osmanlı devletinde kendine yer bulamıyor.
Osmanlı askeriyesinde ise Bektaşiliğin hakim olması, Bektaşiliğin özünde ve öğretisinde yatan Hz. Ali cengaverliği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Mevleviliğin Osmanlı ile münasebetlerinin başlaması dahi bu vakıayı değiştiremez. Elbette bunda mevleviliğin hoşgörü ve muhabbete dayalı düsturlarının da etkisi bulunuyor.

19. yüzyıla doğru gelirken müşahede ettiğimiz ise Mevleviliğin artık hanedan tarikati olmaya başladığı hakikati. Mevlevi dedeleri ile birlikte yapılan hükümdar kılış kuşanma törenleri, mevlevi öğretileri ile yetiştirilen şehzadeler, ve hatta mevlevi musikisine ve kaynaklarına merak salan, bu konuda uzmanlaşan nakşiler, kadiriler, halvetiler…

Mevleviliğin Osmanlı halkı içersinde üst düzey bir kesime, özellikle de saraya hitab eden bir tarikat niteliğini taşıdığını da ifade edebiliyoruz bir bakıma zira mevlevilik kendi içerisinde tarikatler üzeri bir kültür oluşturabilen öğretilerı ve uygulamaları haiz. Bunun da yanısıra mevlevi dervişi olmak belli bir eğitim seviyesi gerektiren, mevcut birikime birikim katmayı elzem kılan bir işleyişe de sahip. Her mekanda, herhangi bir şekilde, eğitimini almaksızın tahakkuk ettirilebilecek usulleri yok zira. Bu gibi sebeplerden de Mevleviliğin Osmanlı’da eğitimli zümreye hitap ettiğini rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

19. yüzyılda karşımıza çıkan Mevleviliğin en dikkat çekici yanı modernleşme yanlısı duruşudur. Diğer tarikat mensublarının gavurlaşma karşıtı ayaklanmalarına mevlevilerin iştirak etmediğini görüyoruz. Ve belki de bu yüzden özellikle de Abdulhamit Han döneminde, hususen Yenikapı mevlevihanesinin denetim altında olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdilik aklımda kalanlar bunlar. İleriki günlerde bu mevzuda iktibaslarla ve mülahazalarla karşınızda olabilirim.

LAİKLİK MUAMMASI

Kasım 13, 2006

Bu ayki Anlayış dergisinin dosya konusu ‘ Türkiye’de Laiklik ‘ idi. Tam orta sayfasında ise muhtelif devlet adamlarımızın ve hukukçularımızın farklı zamanlardaki Laiklik tariflerine yer verilmiş. Bu sayfadan da okuyabileceğiniz iktibaslar, ileriki zamanlarda da Laiklik üzerine hazırlayacağım yazılarımın ilkini oluşturacak. Bu da demek oluyor ki, muammanın bir parçası da biz olacağız zira Nietzsche’nin buyruğuna göre ‘Ancak tarihi olmayan şeyler tarif edilebilir’. O halde cihanşümul olan laiklik de, Türkiye’deki laiklik anlayışı da her fert sayısınca kendine tanım bulacaktır.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

“Dİn bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Bİz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleri ile karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.” (1926)

“Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir.” (1930)

İSMET İNÖNÜ

“Ben laik bir devletin başbakanıyım, camiye girip namaz kılmam laikliğe aykırıdır.” (Türkiye’yi ziayereti sırasında Üedün Emiri Kral Abdullah’a söylemiştir)

CELAL BAYAR

“Evet, biz müslümanız müslüman olarak kalacağız! Şunu ehemmiyetle ve ısrarla tekrar etmek isterim ki, laiklik prensibi buna asla engel değildir. Bilakis vicdanlara hükmedilmesine müsaade etmeyen bir prensiptir.”

KENAN EVREN

“Laiklik, dinin devlet işlerindeki sınırının çizilmesidir.” (TBMM Atatürk yılı açılış konuşması)

“Laiklik, cumhuriyetin, Atatürk ilke ve inkilaplarının temel taşlarından birisidir… Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik ilkesi; kişilerin vicdan ve ibadet özgürlüğünü sağlamayı ve korumayı, dini faaliyetlerin inanç ve ibadet ile sınırlandırılmasını, dinin haklarının dine, devletin haklarının devlete verilmesini öngörür.”

TURGUT ÖZAL

“Laik ve demokratik olma iddiası ve iradesindeki gelişmiş ülkeler, din ve vicdan hürriyetine sıkmsıkı sarılabilmeyi başarmış ülkelerdir. Çünkü yalnız dini ve vicdanı baskı altında tutulmayan insan, daha çok çalışma, daha çok kazanma ve kendi vicdani inançları içinde mutlu yaşama istek ve kabiliyetine sahiptir. Laikliği temel bir gereği vardır: Din ve vicdan hürriyeti. Din ve vicdan hürriyetine de tek bir güvencesi vardır: Laiklik. Bu iki temel kavram birbirlerinin varlık nedenidir. Ve her biri bir diğerinin koruyucusudur. ( Yeni cumhurbaşkanı olarak TBMM’ye teşekkür konuşması, 9 Kasım 1989)

SÜLEYMAN DEMİREL

“Şu laikliği tarif etmek lazım. Anayasanın hiçbir yerinde tarif edilmiyor. Laiklik sadece ceza Kanunun 163.maddesinde bir cümle ile geçiyor.” (Siyasi Yasaklı : Cumhuriyet gazetesi, 1987)

“Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. Din dendiği zaman irtica anlaşımıştır. Henüz Türkiye’de zihinler bu tartışmayı neticeye bağlamamaıştır. Din ve vicdan hürriyetinin bir rahatsızlık vesilesi sayılması kadar yanlış bir şey düşünmüyorum.” (Cumhurbaşkanı “28 Şubat öncesi” : Köprü Dergisi, 1995 )

“Laiklik, din ve vicdan hürriyetinin en önemli teminatıdır. Laik Cumhuriyet, sadece dinle devlet işlerini ayırmamış, tüm vatandaşlarımızın temel hakları olan din ve vicdan hürriyetini en iyi şekilde kullanmaları ve ibadetlerini serbestçe yerine getirebilmeleri için, çok önemli bir ortamı da yaratmıştır.” (Cumhurbaşkanı “28 Şubat sonrası” : Yeniyıl Mesajı, 31 Aralık 1999)

“Türkiye’de laiklik nedeniyle özgürlüklerin kısıtlandığı görüşüne katılmıyorum… Laikliği Tartışalım. Peki gel tartışalım. Nesini yorumlayacaksın ? Bu ülke Müslümanlığın en rahat yaşandığı ülkedir. Kim benimle laikliği tartışmak istiyorsa, ben hazırım. ” (Emekli Cumhurbaşkanı: Habertürk kanalı, 30 Nisan 2006)

AHMET NECDET SEZER

“Demokratik ülkelerde salt düşünce açıklanması cezalandırılamaz. Maddi eyleme dönüşmeyen düşünce açıklamasının cezalandırıldığı durumlarda demokrasiden söz edilemez… Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile bağdaşmayan yas kuralları değiştirilmelidir. Anayasa ve yasalar özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırılmalı, özgürlük alanı genişletilmelidir.” (Anayasa Mahkemesi Başkanı : 1999)

“Liaklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır… Anayasa’nın 13. ve 14. maddeleri ile temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet’i zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik Cumhuriyet’i korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandıralabileceği kabul edilmiştir.” ( Cumhurbaşkanı: Meclis açılışı, 1 Ekim 2006)

ORD. PROF. ORHAN ALDIKAÇTI
( 1982 Anayasası’nın mimarı Anayasa hukukçusu)

“Batı’da laiklik kavramı kristalleşmemiştir. ‘din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır’ der: Ama böyle dediği zaman; bir de bakarsınız ki, bir memlektte dini okullar açılmışş ve devler bu dini okullara para yardımı yapıyor! Türkiye’de ben tam bir Atatürkçü olarak; Atatürk’ün laikliği gerçek anlamıyla ele aldığı ve aslında dini eğitimin de diğer eğitimler gibi: ‘devletin görevleri arasında bulunduğu’ kanaatindeyim.”

YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN (Anayasa Mahkemesi Başkanı)

“Aslında laiklil din ve vicdan özgürlüğü değildir: bu özgürlüğün güvencesidir… Laiklik bir hoşgörüdür, bir anlayıştır.”

“Devlet için laiklil, devletin dininin olmaması, devletin dinler karşısında yansız olması, devletin din kurallarıyla değil, hukuk kulrallarıyla yönetilmesidir.”

“Laik olmayan insan, insan (kişilikli birey) değildir.” (Özden, “Laik olmayan hayvandır!” ifadesini izah etmeye çalışıyor.)

“Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Demokrasi de aptal düzeni değildir. Kendisini korumasını bilen bir rejimdir.; kendisini yıkacak akımlara, eğilimlere açık değildir.” (Dünyada ve Türkiye’de Laiklik Sempozyumu, 21 Aralık 1993 )

DOÇ. SAMİ SELÇUK (Yargıtay Başkanı)

“Din ve devlet ilişkisi açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimi, demokrasi peçelemesi altında kimileyin laiklik kırması bir teokrasdiridr. Kimiletyin laiklik kırrması bir laikçiliktir. Ancak hiçbir zaman tam laik değildir. Laikçiliği, teokrasiyi bırakıp laikliğe dönmeni tam sırasıdır. İslam’ı laiklikle bütünleştirebiliriz. ” (1999-2000 adli yılı açılış konuşması)

T.C ANAYASASI

MADDE 2 – Türkiye Cumhuriyeti (…) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

MADDE 14 – Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve işnsan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılmaz. (…)

MADDE 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. ( …)

ANAYASA MAHKEMESİ
(25 Ekim 1983 günü ve 2/2 sayılı kararı )

“Dini ve din anlayışı farklı olan bir ülkenin, laikliği o ülke Batı medeniyetine açık olsa dahi Batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez. Atatürk devimlerinin hareket noktasında laiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Lasiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerinin yörüngesineden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir.”

İsam Kazım Er-Ravi

Kasım 10, 2006

er ravi30 Ekim tarihinde Bağdat’ın batısında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayata veda eden isimlerden biri, Amerika’nın işgali altında bulunan Irak’a tuttuğu aynalar ile bizlere ve tüm dünyaya hakikatleri açıklama cesaretini göstermiş Iraklı akademisyen, İsam Kazım Er-Ravi idi. Bağdat Üniversitesi’nde Yerbilimi bölümü öğretim üyeliği ve Üniversite Öğretim Birliği başkanlığı yapmış olan Er-Ravi, aynı zamanda Müslüman Alimler Birliği danışman üyesiydi de. Bu vazifelerinin dışında ise ömrünü Iraklı kavramına ve Irak kültürüne adamış bir münevver olarak tanıyoruz kendisini.

Uzun yıllar, kah sürgün gereği kah Irak’ta izin verilmeyen eğitim ve öğretim hayatını devam ettirebilmek için Türkiye’de gecirdigi yillar, hem kendisini Türkce’ye ve Türk kültürüne aşina kılmıştı, hem de kendisinin Türkiye’de tanınmasına sebebiyet vermisti ki, bu ikili tanısıklık iki ülke halkı icin de yanında çokça faideler getirdi. Er-Ravi Türkiye’de bulunduğu vakitlerde ve 2003 yılında başlayan işgalle birlikte Türkiye’den Irak’a yaptığı temelli dönüşünden sonraki ziyaretlerinde, bizlere Irak hakkında ve Iraklı olmak hakkında çokça haberler vermiş, işgalin de canlı şahidi olarak bizlerin göremediği Irak’a ışık tutmuştu. Bunların da yanısıra, Türk kültürüne aşinağlığı kendisini Irak’ta Osmanlı Tarihi dersleri vermeye sevketmişti.

Irak’ta aşılamaya çalıştığı; dünya basınının ve batı ülkelerinin vurgusunu yaptığı sünnilik, kürtlük yahut şiilik vurgularının ötesinde ve evvelinde Irak vatandaşı olma şuuruydu ki bu Irak’ın bütünlüğü ve bağımsızlığı için elzemdi Kazım Er-Ravi’ye göre. “Bizi bu çok kültürlü yapıya dayanarak bölmeye çalışıyorlar. Bize uluslararası basında, Irak’ın içinde Iraklı dememek, bizden Iraklılar olarak bahsetmemek için her şey yapılıyor. Sünnilerden, Kürtlerden, Şiilerden bahsediliyor. Niye bize Iraklı demiyorsun? Bunun arkasında birbirine düşürme planı var. Örneğin, ben İslam Alimleri Birliği’ndenim. Adı bu. Fakat bizden ısrarla Sünni Ulemalar Birliği diye bahsediyorlar.”

Merhumun gündemimize girdigi en son tarih ise 2006 yılınin Mart ayı içerisindeydi. Doğu Konferansı’nda yaptığı konuşmalar ve imdat cağrıları ile bizlere ve aslinda tüm dünyaya mühim mesajlar vermişti.

Bu konferansta Irak’ta süregelen Amerikan işgali sırasında suikaste kurban giden akedemisyenlerden, doktorlardan, imamlardan, öğretmenlerden bahsetmiş ve mezkur işgalin aslında bir kültürü yok etmeye dönük olduğuna dikkat cekmeye calişmişti. Zira yok edilen, vahşete maruz kalan yalnızca Iraklı yetişmiş, kıymetli insanlar da degildi, bunlarin yani sıra kütüphaneler, müzeler, üniversiteler ve tarihi onemi haiz binalar da bu katliamdan payına düşeni alıyordu : “İşgal başladığında İstanbul’daydım. Apar topar ülkeme döndüm. Bütün müzeler yakıp yıkıldı. 10 bin yıllık, kökleri Sümerlere uzanan eserler vardı bu müzelerde. Çoğu kaçırıldı, parçalandı.

Yağmalanan kütüphaneler, dünyanın en önemli kütüphanelerindendi. Burada, bin 200 yıllık el yazmaları vardı. Emevi, Abbasi, Osmanlı eserleri vardı. 6 bin yıllık tarihi bölgelerde, şimdi askeri tesisler var.

Basra ve Musul üniversitelerinin önüne tanklarla geldiklerinde, akademisyenler binayı terk etmediler. Bunun üzerine, çıkmazsanız, sizi de yakarız, dediler. Akademisyenler çıkınca da binaları yaktılar. Bağdat Üniversitesi’ni kurtarabildik. Ölürüz de çıkmayız, dedik. “
Doğrusu şu ki; Er- Ravi’nin şaibeli suikasti kimse için hayrete düşürücü değildi. Zira kendisi de içerisinde bulunduğu tehlikenin farkında olacak ki, koruma ile dolaşması gerekliliğini ifade edenlere şöyle cevap veriyordu merhum : “Ben her an öldürülme tehlikesiyle karşı karşıyayım. Ama tek başıma öldürülmek istiyorum. Benim yüzümden başkalarının da öldürülmesini istemiyorum.”

Birçokları için Irak’ta yaşamını yitiren herhangi biri idi İsram Kazım Er-Ravi, lakin biz biliyoruz ki kendisinin vefatı ile bir aynamızı ve bir çığlımızı daha yitirdik. Artık biraz daha kör ve biraz daha sağır olacağız.
Ruhun şâd olsun Iraklı İsam Kazım.

Hamiş: Gerçek Hayat dergisinde yapılan röportaj için tıklayın…

Yaşayan Kütüphaneler

Kasım 8, 2006

kütüphaneKütüphaneler günbegün hayatlarımızdan çekilirken, ve bilhassa ömürlerimiz kitapsızlaşırken, ve kitap satın almak artık okumaktan daha revaçtayken, birileri bu gidişata son vermek adına başarılı bir proje geliştirmiş. Bu proje kapsamında her 15 günde bir, muhtelif kütüphanelerde ve dahi müzelerde; okurlar kitaplarlarla ve yazarlarla buluşacak. Proje şimdilik yalnızca İstanbul sınırları içerisinde ancak 8 ay boyunca sürecek bu etkinlikler silsilesi başarılı bir sonuç verir ise şayet, Türkiye’nin diğer şehirlerine de yayılacak. Sponsor firma ise Türkiye Finans Katılım Bankası imiş. Biz de kendilerine bu hayati önemi haiz meseleye destekleri için teşekkür ediyoruz. İletişim sponsorları olan Burç Fm’ye, Radyo 7′ye ve Açık Radyo’ya da ayrıca teşekkürler. Ve üstelik mezkur radyolardan etkinlik programlarının da duyurularını sık sık işitecekmişiz. Bu da kulağa hoş geliyor doğrusu.

 

 

 

Ve işte Kasım ayı için ajanda:

Beyazıt Konuşmaları

8 Kasım: Türk Edebiyatı

Tarihi üzerine

15 Kasım: 2010 konferansları,

kültür başkenti İstanbul

Süleymania Toplantıları

24 Kasım

İslam dünyasında el yazma

sorunları

Bakırköy Kültür Günleri

Okur Yazar Buluşmaları

16 Kasım: İskender Pala

15 Kasım Atatürk’ün düşünsel

hayatını etkileyen yazılar

Orhan Kemal Salı Konferansları

14 Kasım: Atatürk ve Türk devrimi

Saray Sohbetleri

21 Kasım: Sarayda sohbet geleneği

(Bilgi için: 0212 518 18 03)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.