Hayırlı Bayramlar
Aralık 31, 2006
Vasiyetler’den (1)
Aralık 31, 2006
Şeyh-ül Ekber Muhammed Muhyiddin İbni Arabi Hazretlerinin, kendi devrinde, Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgali ile, müslümanların elinden çıkması halinde takındığı tavır ile alakalı beyanatıdır :
… biz insanların, Kudüs kafirler tarafından istila edildiği için Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmelerini ve orada kalmalarını engelledik. Zira böyle bir yerde yönetim kafirlerin elindedir ve yönetilen müslümanlardır.
Küfrün hükmü altında müslüman, dininin gereğini nasıl yaşayabilir ? Nefsi hüküm vermekten Allah’a sığınırım.
İşte bugün müslümanlardan kafirlerle beraber yaşayanları en kötü haldedirler.
Bugün Mescid-i Aksa’yı ziyaret edenler ve orada ikame denlerin aleyhinde şu Ayet ne güzel delildir :
<< De ki; (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları, kendileri muhakkak iyi yapıyorak sanarak dünya hayatında sa’yleri boşa gitmiş olanları size haber vereyim mi? >> (Kehf – 103 – 104)
Sala Bindirip Sele Vermek
Aralık 30, 2006
m.h – kışın başını örtenler, niçin örtmüş oluyorlar Ayşegül ?
h.a – soğuktan örtmüş oluyorlar Haldun. yazın da örtmeye devam ederlerse siyasi takmış olurlar.
m.h – peki sen siyasimi siya-sal mı takıyorsun ?
h.a – ben siyasi takıyorum. muhafazakarım. siyasal takmış olsaydım laik olurdum
-son-
Bir Yerleşik Hayat Travması
Aralık 28, 2006
Niçin geçmiştik yerleşik hayata ? Tarım yapamıyorduk da, bu muydu derdimiz ? Avcılıktan mı sıkılmıştık ? Felsefenin gelişmesi için mi şarttı ? Yoksa hedef olarak gösterilen modern birey olma ihtiyacımız mı sezilmişti, ta o zamandan ? “İlk işiniz yerleşik hayata geçmek, ardından yüksek binalar dikeceksiniz, üst üste oturacaksınız, sonra mesafeleri kısaltacak araçlar icat edeceksniz. Sizin fıtratınızda kariyer yapmak var, nedir bu at üstünde seyehatler, çadırlar, otağlar…” telkinleri ile mi bugünlere gelmiştik ? Hiçbir fikrim yok değil, ama mevcut hikayeler, ki hakikat olduklarına inanıyorum, oldukça saçma. Aptalın akıllılığı aptallıktır diye kurnazca sarfedilmiş bir söz var. Bütün hayatımızı rahatlıkla ifade edebilecek kabiliyette bir cümledir bu. Mesela şu “Türkler hala yerleşik hayata geçemedi” serzenişi, ve yine bu cümlenin içerisinde barındırdığı göçebe yaşantıyı küçümseyen tavır, akıl alır gibi değil. Yerleşik hayata geçtiğimiz günden bu yana, oturduğumuz yerde kalmış vaziyetteyiz. O gün bugündür, içerisine girmek için binbir emekle inşa ettiğimiz binaların kölesiyiz. Hareket alanımızı ve zamanımızı kısalttığı için yerleşik hayat, otomobillere, uçaklara, trenlere ihtiyaç duyuyoruz. Hızlıca gidip gelmeli, yerleşik düzenimize zeval getirmemeliyiz. Ne komik, ve trajiktir ki, bizleri geride bekleyen çoğu zaman ne bir sevgilidir, ne bir anne, yalnızca bir bina, içi dolu, bir araba belki, son model hem de dizel… Hadi diyelim, sevgili, bekliyor geride, yine ayak bağı, yine seninle gelmez, çünkü o da yerleşik hayat bağımlısı, çeyizini dizecek ev bekliyor, gelmez yani. Kadın milleti. Gole Sangam başladığı için yazının gidişatında ciddi bir travma yaşıyoruz. Bunca kelimeden sonra, sizlere satır aramı ifşa etmekteni Hayedah hürmetine çekinmiyorum: İstanbul bir sevgilidir seninle gelmeyen, bir süslü binadır rahatlık veren. Yüzyıllardır yerleşik. Bense şu an İran’dayım, az sonra Torrealba ile Endülüs’te olacağım. Bu gece İbn Arabi’yi de ziyaret etmek niyetindeyim. Akıl ise hep sevgilide…
Şam Rüzgarı Geldi, Geçti
Aralık 25, 2006
İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından düzenlenen Şam Kültür Günleri cumartesi günü nihayete erdi. Suriye ve bu bağlamda Arap kültürüne uzak olanlar için farklı seslerin, gösterilerin ve tatların tecrübesine de olanak sağlayan Şam Günleri, benim gibi kanında Arap Kültürünü taşıyanlar içinse bir nevi hasret giderme fırsatı sağladı. Bir hafta boyunca ellerimizde Suriye ve Türkiye bayraklarını birlikte sallayarak dolaştık ve kardeş şehir ilan edilen İstanbul ve Şam’ın ortak ve farklı değerlerine göz atma şansı yakaladık.
Ortadoğunun en büyük müzikali olarak tanıtılan Ornina müzikali’ne ve Hamza Şekkur eşliğinde dinleyicilerle buluşan tasavvuf musikisi konserine iştirak edebilme fırsatını da yakalamış olduğum için, şu an kendimi sahiden bahtiyar zümreden sayıyorum. Bu arada belirtmeliyim ki, bütün organizasyonlar ücretsizdi ve katılım da yeterli reklam yapılmamış olmasına rağmen yüksekti. Hatta, Taksim meydanında kurulan Şam Sokağı – ki bildiğiniz çadırdı- içerisinde bütün ikramlar, mesela felafeller, fuller, mırralar, demir hindi şerbetleri de ücretsizdi. Karın doyurmuyordu belki ama tatmaya fazlası ile yetiyordu. Gerçi bu yiyeceklerin tamamı ile Suriye yemek kültürünü yansıttığını söyleyemeyiz. Belki yalnızca fikir vermesi açısından kâfi gelebildi, ancak Suriye yemek kültürünün vazgeçilmez parçası olan mezelerin ve tatlıların çeşitliliği yeterince yansımadı İstanbullu ziyaretçilere.
Ornina müzikali başarılı ve keyifli bir müzikaldi. Arap bedevilerinin aşk ve savaş hayatını izleyici ile buluşturuyordu. Kabul ediyorum ki, müzikalin konusunu pek kavrayamadım zira benim Arapça’dan anladığım, konuyu anlamama kâfi gelmedi doğrusu, ama danslar ve özellikle musiki muhteşemdi.
Konuyu daha iyi izah etmesi açısından, belediyenin sitesinden sizler için bir alıntı yapmak, ve yazımı bu şekilde daha nitelikli bir hale getirmek istiyorum :
” Ornina Müzikali temelde birbirleriyle rekabet ve savaş ortamı yaşayan Arap kabileleri atasında geçen klasik bir aşk hikâyesine dayanıyor. Kabilelerin barış ve dayanışma ortamından mahrum kalmasında kötü adam “şerir” Ecda ve yandaşlarının etkisi büyük. Ecda şeytanımsı bir makyajla zaman zaman sahneye çıkıyor ve kendine özgü bir dansla ayartıcılık, arabozuculuk ve vesvesenin sembolü oluyor. Bu arada birbirlerini seven kız ile delikanlı karşılıklı serenatlarla müzikali zenginleştiriyorlar. Sonunda kötü adama karşı savaş veriliyor. Aşık delikanlı ölüyor ve kız yaşamaya devam ediyor. Müzikal, Arap kabilelerinin “kilme vâhide” yani tek bir yürek olması, tek söz üzerinde ittifak etmesiyle son buluyor.”
“Gösteriyi ilginç kılan özellikleri saymak gerekirse Arap kültürünün en önemli çalgısı olan Rubab’ı başrolde görüyoruz. Sanatçılar hep “Gani Ya Rubab!” yani “Söyle sen, şarkı söyle ey Rubab” diyerek başlıyorlar neşeli ezgilerine. Giysiler, silahlar rengârenk. Arap çadırı, Arap sediri ve bedevî hayatın önde gelen unsuru kefiye ve sarı fistanlar göz dolduruyor.”
Hamza Şekkur ve ekibinin konserine gelecek olursak, tek kelime ile tarifi “fevkalade” olacaktır. Hamza Şekkur Suriye’de oldukça tanınan bir ses. Evet, sesi çok tanınıyor, Emeviye caminde ezan okuyor, Kur’an okuyor, Al-Kindi grubu ile tasavvuf konserleri veriyor, ve hatta bu değerli ses yalnızca Suriye’de değil, tüm dünyada Al-Kindi grubu ile yankılanıyor. Türkiye’de daha evvel konser vermişti diye biliyorum. Ve yanılmıyorsam Konya’da yankılanmıştı bu ses, bir kaç sene evvel. Şam Kültür Günleri çerçevesinde İstandul’da da iki adet konser verdi. İlki Bostancı Gösteri Merkezi’nde, ikincisi ise Bakırköy Kültür Merkezinde icra edildi. Orkestrada ud, kanun, çello, kaval ve bendir vardı. Orkestraya eşlik eden dört adet de semazen bulunuyordu. Bu semazenler, ezan, aşir ve dua ile başlayan konserin ortalarında doğru ayağa kalkıp, selamlarını vermeyi eksik etmeden, dönmeye başladılar. Bu dervişlerin dönüşleri bizim alışık olduğumuz sema gösterilerindeki dönüşlere benzemiyordu açıkcası. Suriye’de mevlevi takipçilerinin çok az sayıda olması, ve yine Suriye hükümetinin elli yıl kadar evvel mevlevi dergahlarını kapatması, Mevlevi geleneğinin de dezenfomasyonuna ve dejenarasyonuna sebep olmuş. Bizim semazenlere göre çok daha hızlı dönüyorlar ve yine farklı el hareketleri içeriyor sema ritüelleri. Buna rağmen gösterinin çok etkileyici olduğunu ifade etmem gerekiyor. Hamza Şekkur’un hangi dilde olursa olsun ‘ilahi’ birşeyler söylediğini teberruz eden sesi, orkestradaki müzisyenlerin şevki ve dervişlerin aşkı biz izleyicilere, konser salonunda değil de, bir tekkede mevlevi ayinine iştirak etmişiz hissini veriyordu. Bu bakımdan, ilahi ve hikmetliydi. Öyle ki, Türkiye’de sema adı altında temaşa etmemize müsade edilen gösterilerin birçoğundan çok daha aşk ve şevk doluydu. Usûl, icra farklıydı ama aşk aynı aşktı işte.

Buradan, dilerseniz, Hamza Şekkur ve ekibinin gösterilene dair fikir verebilecek bir video da izleyebilirsiniz.
Şam Kültür Günleri genel olarak başarılı programlar ihtiva etmiş de olsa, gönül daha uzun soluklu, daha iyi organize edilmiş, daha kabalık bir güruha hitap edebilecek organizasyonlar olsun isterdi elbette. Umarız seneye CRR Suriyelilere tertip edilir, Şam sokağı çadırdan ibaret kalmaz ve daha iyi reklamlarla tüm İstanbullular aynı kültürü paylaştığımız Suriye ile hemhal olabilir.
Laissez Faire, Laissez Passer
Aralık 21, 2006
Bırakınız Yapsınlar , Bırakınız Geçsinler
“Adam Smith değil, erken fizyokratlardan François Quesnay tarafından dile getirilmiş slogan. Smith’ in görünmez el teoremi ile benzerlik arz ettiği söylenebilir. François Quesnay Adam Smith’ i etkilemiştir ama Adam Smith, Quesnay’ in “laissez faire, laissez passer” sloganını “Ulusların Zenginliği” dahil hiçbir eserinde kullanmamıştır. Slogan liberalizmle de çelişmektedir. Şöyle ki; devletin görevi olarak piyasanın işleyişinin (tekel kurulmasının engellenmesi vs.) sağlanmasını öngören bir ideolojinin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyemeyeceği açıktır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” denildiği noktada tekel kurulması gibi sebeplerle piyasanın işlerliğinin bozulması vb. durumlara da devletin müdahale etmemesinin gerektiği savunulmalıdır. Sonuçta insan doğası (nefsi) tekel kurmak gibi eylemlere de oldukça yatkındır.”
bozkirkurdu